laicite-764x452

Öncelikle bir durum tespiti yapalım, Türkiye için laiklik/sekülerlik olmazsa olmazdır diyen ve “fikri namus” akademisyenlerin taleplerini tutarlı şekilde ifade ettiklerini söyleyebiliriz ama halihazırda laikliğe karşı olanların ortaya koyabildikleri ayakları yere basan ve baskın bir argüman geliştirilebilmiş değil. Bunu şundan dolayı vurguluyorum, ortaya konulan fikri beyanların tutarlı bir açıklamayla ikna edici düzeyde olması beklenir ancak dini jargon kullanılarak yapılan bu reddiyeler maalesef sadece bir inanç ve hissiyat düzeyinde kalıyor. Laiklik/sekülerlik talebinde bulunanlar ise tarihten ve acı tecrübelerden yola çıkarak daha somut gerekçelerle olası riskleri izale etmek için kontrol edilebilir bir dini yorumsama alanının anlamlı ve doğru olduğunu söyleyebiliyorlar.

Bununla birlikte seküler kesimin “Eski Türkiye” ile toplumsal bir sulh mekanizması üretemeyeceğini de kayda geçmek gerek, geçmişte bir şekilde merak ve anlama motivasyonu ile şekillenmeyen bir “bilimsel” baskıcılık mekanizmasının işletilmiş olmasının yarattığı hafıza, özellikle dindarlar için hiç de iç açıcı bir anlama sahip değil.

Laiklik/sekülerlik savunucularının en güçlü argümanı hiç şüphesiz geçmişin acı tecrübelerinden geliyor. Özellikle sultanlıkla idare edilen ve toplumsal taban tarafından direngen bir hat olarak ortaya çıkarılmış olan fıkıh geleneğinin zaman içerisinde sultanlara hizmet eder hale gelerek, bir “zaruretler fıkhı” üretip dinen sakıncalı ve şaibeli bile olsa iktidarın maslahatı için fetvalar verdiklerini öne çıkarıyorlar. Bu doğru bir tespit. En basitinden Ebu Suud Efendi’nin “Para Vakıfları” için maslahat gereği fetva vermesi buna somut bir delil teşkil ediyor. Her ne kadar Birgivi faize girdiği gerekçesiyle buna karşı çıksa da maalesef baskın olan söz, gücü elinde bulunduranın olmuş hep.

Aynı şekilde Osmanlı Devleti’nin Celali İsyanları’nda, Alevi-Türkmen “isyancılarının” katli için muteber kabul edilen fakihlerden ve alimlerden fetvalar aldığı ve bu fetvalar dayanak kabul edilerek kadın-erkek-çocuk demeden katlettiği tarihi kayıtlarda mevcut. İslam tarihine bakıldığında bu gibi yüzlerce kayda rahatlıkla rastlanabilir. Ancak aksi sesler ve “sistem dışı” bir hat içinde işleyen ve varlık alanı bulabilen bir fıkıh geleneği söz konusu olamamış. Bir sivil direniş alanı olarak ortaya konulan ve kültürel iktidarı da halk lehine elinde tutan fıkhetme “kurumu” zaman içinde bir şekilde parayla ve baskıyla iğdiş edildiğinden şimdilerde fıkıh denilince akla “geride kalmış” ve güncel hiçbir soruna cevap vermeyen işlevsiz bir bilgi yığını geliyor.

Ancak şunu biliyoruz ki fıkhetmek için merak etmek gerekir. Toplumun uslu durması için de sultanların bir şekilde merakı öldürmesi/”etkisiz hale getirmesi” gerekir. (Merak devrimci bir edimdir.) Fıkıh geleneğine bir usul geliştiren İmam-ı Azam dâhil halk gözünde makbul görülerek dini yorumunun müntesibi olunan tüm fakihler iktidarla meselesi olan ve fazlasıyla meraklı kişilerdi(bkz. Hayat hikâyeleri için Diyanet İslam Ansiklopedisi). Bununla birlikte İmam-ı Azam öncesinde fakih olarak kabul edilen sahabelerin de Muaviye saltanatı ile barışık olmadıklarını biliyoruz. (bkz. Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbas)

Sosyal bilimler üzerinden yapılan her okuma ister istemez bir tasnifi ve tanım aralıklarını gözetir. Özü itibarı ile bir bilim olmamaları hasebiyle daha “fizik” bir görünüme kavuşma telaşı olarak da değerlendirilebilecek bir şeydir bu durum pekâlâ. Sosyal bilim yaklaşımlarının bu hali, özellikle farklı tanımlarda değerlendirilen durumların birbirine karıştırılmadan ve geçişkenlikleri göz ardı edilerek yorumsanmaya çalışılmasına neden oluyor. En basitinden modern çağda yaşayan birçok sosyal bilimci fıkıh-tasavvuf-şiir-kelam-iktisat-tarih gibi farklı iştigal alanlarını birbirine hiç değdirmeden anlama ve anlatma gayreti içindeler.  Cari olan genel kabul ve maalesef okullarda öğretilen parçalayarak değerlendirmedir ve geçişkenlikler göz ardı edilmektedir.

Bu okumada, tarihsel bir takım çıkarımlar olmaları nedeniyle tarihten veri bulmanın zorluğu da etkili oluyor. Zira tarihi anlatıldığı ve yazıldığı kadar bilebilmekteyiz, üstelik anlatılanın ya da yazılanın doğruluğunu test etme şansımız da yok. Tarih yazılarak aktarıldığından manipülasyona en açık alandır ve yazı özü ve çıkışı itibarıyla bir tahakküm aracı olarak varlık alanı bulmuş. Geçmişte yaşananları hissedememek ve insanı mekanik/anakronik bir okumayla değerlendirmek de işin cabası. Haliyle fıkhın “direngenliğinin” diğer disiplinlere sirayet edişinin hikâyesini yazmak da ister istemez meşakkatli bir işe dönüşüyor. Üstüne zamanla ”beton dökülen” geleneklerin izleği de zamanla kayboluyor. Belki türkülerde ve atasözlerinde izlerini görebiliyoruz.

Hem güncel yorumsamaların parçacılığı hem de onca geçişkenliklere rağmen bir bilinemezden veri devşirmenin zorluğu süre gelen bir direngen ve dini bir geleneğin mücessem hale gelememesinin en önemli nedenleri olarak sayılabilir. Dini yorumsamanın ve kurumların geçmişte “her zaman” güç temerküzü lehine hukuk üretmesi gibi devasa bir handikap ile en azından algı düzeyinde karşılaşmamız da sıra dışı bir şey değil. Modern dünyada laikliğin/sekülerliğin yeterli olmadığı ve dinin özgün ve hukuk vaadeden bir yorumu olduğu iddiasından olanlar için, öncelikle bu içinde bulunulan durum dikkate değer bir veri olarak kabul edilmeli ve ortaya konulmak istenen söylem hattı tekrardan merakın örgütlenmesi ve özeleştiri kurumun işletilmesi üzerinden tesis edilmelidir. Aksi halde sadece, eksik olmakla birlikte tutarlı verilerle bir takım sonuçlar elde etmiş olan “aklı selim” seküler yorumsamanın hukuk vaadi imkânı varlığını devam ettirecek.

Hiç şüphesiz bu tartışma birçok veriyi ve çıkarımı masaya koyarak sağlıklı şekilde yürütülebilir. Geçmişin literatürü ile birlikte dünyada hâkim olan modern düşünürlerin de birikimi bu tartışmada masaya konulmalı ve çatışma üretmeyen ve tüm anlatıyı aşan yeni bir yorumsama zaruri görünüyor. Eğer her şeyi kuşatan bir aşma hali oluşmaz ise günden güne bir kimlik haline gelen sekülerlik ve dindarlık çatışması daha çetrefilli bir hal alıp rövanşist ve daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek potansiyeli barındırıyor. Meselenin hassasiyeti iki diri fay hattının kesiştiği yerde yaşanan bir depremin etkileri kadar yıkıcı sonuçlar doğurabilecek nitelikte.

İslam’ın modern zamanlar için bir hukuk vaadi ve sözü olduğuna dair çalışmalardaki kısırlığa da değinmek gerekir. Özgün bir okumayla dinin kuşatıcı bir yorumu ve tavrı olduğu iddiasında olanların sayısı maalesef bir elin parmaklarını geçmiyor. Bununla birlikte konuyu mesele edinen birçok kişinin de argümanları büyük oranda geçmişin birikimini yok sayan ya da küçümseyen bir temel varsayım üzerinden şekillenmekte ve seküler tanımlamanın aralığı içinde kalıyor. Seküler bir alanda konuyu mesele edinen ve meraklanan kişilerin sayısı da maalesef çok fazla değil. Hiç şüphesiz bir arayışın devam etmesi ve merakın hala diri olması olumlu bir durum ancak bu birbirine çoğu kere değmeyen ve uzaktan seyreden tartışmalar en basitinden bazı temel prensipleri ve tavır ortaklığını getirmek için yetmiyor.

Bu yetersizlik maalesef bilginin ve hukukun olgunlaşmasına değil aksine hamasete dayalı ve ötekleştirici bir söylemin günden güçlenmesine, kayda değer iddia sahiplerinin seslerinin duyulmamasına, anlamaya çalışan seküler yorumların sönümlenmesine, seküler alan içinde kalan ve “gelenekten” kopuk dini yorumların mevcut olanı tekrardan öteye götürememesine, fikri bir tecessüsü olmayan seküler yorumların ise ister istemez rövanşist bir hatta zorlanmasına neden oluyor.

Bu durum günden güne sıkılaşan bir kördüğüm olmakla birlikte merakın da ölmesine neden olmaktadır. Merakı diri tutmak, meselenin daha esaslı zeminlerde yapıcı ve kuşatıcı bir takım ilkelerle olgunlaşmasına gayret etmek günden güne daha elzem ve kaçınılmaz hale geliyor. Eğer hamasete dayalı ve inançlar ve hissiyat üzerinden gelişen “dindar” retoriğin gücü bir şekilde kırılmaz ise ne geçmişin bir şekilde üstünü kapattığı sahih gelenek ortaya çıkarılabilir ne de modern zamanların ister istemez sorunlu şekilde çarpışan diri fay alanlarının bizi felakete götürmesinin önüne geçilebilir. Bununla birlikte her ne kadar acil bir sulh mekanizması işletilemese bile ortaklaşma ve beraberce yaşama derdi olanların merakını diri tutan bir etkileşime öncelik vermek lazım.

Hülasa merakı örgütlememiz gerekiyor. Yoksa tartışma ve ötekileştirme bir tarih profesörünün de belirttiği gibi “Foucoult’nun eşcinselliği” üzerinden sürmeye devam edecek.

Bedri Soylu

* emekveadalet.org‘da yayınlanmıştır.

Reklamlar